22 Temmuz 2013 Pazartesi
Fabrikatör baba kızı
Facebook'ta boy boy resimler,
her hafta yeni isimler;
aşk hayatın pek de renkli,
saklamıyorsun besbelli.
Solaryum'dan hiç çıkmazsın,
mavi lenssiz dolaşmazsın.
Yoga hocan çok tatlıymış,
Geçen yıl Hindistan'daymış.
Titanik izler ağlarsın,
Serdar'la hemen oynarsın.
İnandığın en büyük bilgin,
Etiler falcısı Nilgün.
Arkadaşın sanıp sarılırsın,
seni üzer, anlamazsın.
Geçmişten hiç ders almazsın,
sonra buna kader dersin.
Yemeğini didiklersin,
şarabını fondiplersin,
(ama) zamanı sonsuz sanırsın,
garsonları oyalarsın.
Var gücünle, son nefese kadar,
hayatın tadını çıkar sen,
sonra: bize gel, dertlerini anlat,
yemezler güzelim, yemezler!
(Çakma depresifmisin, nesin sen?!?)
Fabrikatör baba kızı,
Fabrika'dan çıkmış gibi,
Birçok örneği var burda,
Gel de gör Nişantaşı'nda.
Abık Bahtiyar Etiler-i
18 Temmuz 2013 Perşembe
Veltiosete (ya da zihinsel dışkıların arıtılma süreci üzerine)
Yaşarken,
beslenmek şart, maddi -manevi. Ağzıma giren her lokma, sindirim sistemimden geçtikten
sonra çıkar anüs’ten. Lokmaları da o anki iştahıma ve önüme gelene göre
seçerim. Yediklerimle beslenir vücudum, algılarımla beslenir beynim. Fiziksel
dışkı malum, zihinsel dışkı nedir? Nerdedir zihnimin anüs’ü? Nerden çıkar
atıklar? Bence ağız’dır zihinsel anüs. Ağız, fiziksel sindirimde ilk
sıradayken, zihinsel sindiriminde son sıradadır. Dışkılamaktır konuşmak,
keşfedebildiğim kadarıyla da ‘dönüşümsel’ işlevleri vardır zihinsel atıkların
toplum üzerinde:
Ağız yoluyla (oral
trakt’dan) atılan zihinsel dışkı’nın işlevleri:
(ucundan Vikipedi
kaynaklı)
1. Doğrudan besleme:
1a.
Koprofagia (dışkı yeme): Zihinsel koprofil insanların beslenmesine yarar. Bok böceği gibi. Zihinsel koprofillere sık rastlarsın sokakta, hızlı hareket ederler,
yüzeysel arkadaştırlar, dedikoducudurlar, sözlerinden ne kapabilirlerse kapıp
giderler, sonra yetişmeleri, beslenmeleri gereken başka lağımlar vardır,
oralara uçar giderler. Günden güne hayatları, belki haftadan haftaya, aydan
aya, yıldan yıla, ancak asla seninle aynı zaman diliminde yaşamazlar.
Besleneceği kadar beslenir senden manevi sinekler. Zaruri bir görevdir onları
beslemek.
1b.
Gonimopoisi (gübreleme): Zihinsel toprak insanların beslenmesine yarar. Derin
dinleyici. Ondan çok tatmin edici ve sessiz bir teşekkür gülümsemesi alırsın,
ağzından çıkan lafların karşılığında. Fazla cevap vermez, susarlar daha çok,
sanki anlayışla. Ne kadar dışkı dahi olsa sözlerin, onları ağzından çıkarmakla
önemli bir görevi tamamladığını düşünürsün zihinsel toprağın yanında.
Gübrelemişsindir zihinsel toprak insanı. Birkaç ay sonra da, tarladan
toplayabilirsin yetişmiş domates, kabak, patlıcanları. Ulvi ve uzun vadede geri
dönüşü olan bir görevdir onları beslemek.
Dışkı
yiyen ve gübrelenen insanlarla sohbet etmeyi o kadar da çok istemem. Konuşmak,
ne kadar tatmin edici de olsa, en azından gübreleme, ne kadar değerli bir görev
de olsa, konuşan insanın yakalamaya çalıştığı en yüksek mertebe,
konuştuklarıyla iyi yaşayabilmektir, hele hele sözlerin pazarda altın
değerindeyse, belki tatmin olursun sözlü zihinsel dışkılarından. Bu da bizi
Veltiosit’lere getirir:
2. Dolaylı besleme:
Veltiosete
(rafineleştirme): Zihinsel dışkıları rafine olan insanlar. Yetenekli konuşmacı.
Ender rastlanan zihinsel sindirim yetenekleriyle; Peru’da yaşayan ‘bayağı
palmiye misk kedisi’ (Paradoxurus hermaphroditus)ne benzerler. Bu kedilerin yediği
kahve meyvesi sindirim sisteminden geçerken midelerindeki proteolitik enzimler,
çekirdeklerin içinde kısa peptidler ve serbest amino asitler oluşturur.
Kütleler halinde dışkıladıkları çekirdekler, yerel çiftçiler tarafından
toplanıp, ayıklanıp, temizlenip, güneşte kurutulup, kavrulduktan sonra,
‘Uchunari kahvesi’ adıyla bilinen, 0 notunu taşıyan, dünya’nın en değerli ve
pahalı, kilosu 200 dolar olan kahvesi üretilir.
Bazı
yetenekli insanların da, buna benzer eşsiz bir sindirim sistemi vardır
beyinlerinde, filtreledikleri olaylar öyle bir şekilde dökülür ki dillerine,
paha biçilemez. ‘Boku, koku yapma’ yeteneğidir bu, halk ağzında böyle bilinir.
Bu boku da, doğru pazarlama stratejisiyle pahalıya satmak mümkündür, Uchunari
kahvesi gibi.
Burada
tezat görünen bir durum söz konusudur, dışkısı değerli olan kedi farkında
değildir aslında dışkısının fiyatından[P1] .
Yani dışkısı hemcinsleri arasında hiç bir getiri sağlamaz, çünkü diğerleri de
bu yeteneklere sahiptir aslında Tam da öyle değil işte: ‘Söz dışkısı’ altın
olan insan da muhtemelen farkında değildir zihinsel yeteneklerinin, ancak insan
türüne özel bir konuyu burada göz ardı etmemek gerekir, dünya’da insan
kılığında bir çok yaratık saklanır, insan görünümünde domuz, sinek, böcek
mesela, onlar 1a’da belirtilen koprofagia grubuna dahil ve bu gruba has beslenme
yöntemlerini seçerler, evet, dışkı yerler. Sonra insan görünümlü melekler,
uzaylılar, ruhlar vardır mesela, bunlar da 1b’de belirtilen gonimopoisi grubuna
dahil ve bu gruba has beslenme yöntemini seçerler, hayır, dışkı yemezler,
dışkıyı esrarengiz bir şekilde absorbe ederler. Bu belli başlı 2 türün dışında
çeşitlilik mevcuttur, insan’a has bir yetenek olan taklitleme (imitasyon)
sayesinde de insan davranışlarında ‘kılıktan kılığa’ girebilir. O nedenle,
dışkı yerken yakaladığınız bir koprofil, sizi farkedince, bir anda gonimopoik
olabilir. Schrödinger’in kedisi olarak bilinen ve ‘izlenildiğini farkeden’
canlıların psikolojisiyle de açıklanan bu tarz dönüşüm süreçlerini bu makalede
incelememiz mümkün olmadığından, 2. grubun, yani ‘veltioset’lerin özelliklerine
odaklanmak istiyorum.
Veltiosis,
yunanca geliştirmek, rafineleştirmek anlamında kullanıldığını ve bu özelliğe
sahip canlıların da doğanın bir harikası olduğunu vurgulamak gerekir.
Tükettikleri zihinsel gıdaları, zihinlerinde gerçekleşen içsel kimyasal-elektriksel
süreçlerin sonunda, sadece dışkılamakla kalmayıp, rafine ederler. Rafine edilen
dışkıları da, ilk iki gruptaki beslenme alışkanlıklarının ötesinde yaşayan
varlıklara – ki bu varlıklar da şüphesiz daha rafine bir zihin yapısına sahiptir
– değer katar. Örnek vermek gerekirse, bir bilimsel makale, nasıl konuyla
ilgili ihtisas yapmış bir bilim adamına, koprofil zihinli bir yaratıktan, daha
değerli geliyorsa, ya da Türk Sanat müziği kulağı gelişmemiş bir insan, nasıl
Münir Nurettin’in (büyük veltiosit) zihinsel dışkılarını algılamakta ve
öğütmekte güçlük çekiyorsa, veltiositleri birer zanaatkâr, sanatçı, uzman,
bilim adamı şeklinde tanımlamak mümkündür. Ancak burada da, sanatçı görünümlü
koprofiller ve gonimopoikler olduğu gibi,
veltiositleri sıfatlarla süslemek yada herhangi bir meslek grubuna dahil
etmektense, buradan meslekler hususuna geçelim.
İnsanoğlu’nun
yarattığı mesleklerin çoğunu bir çatı altında toplamamız mümkün: Dışkı
ticareti! İyi günler efendim, yeni ürünümüzü denemiş miydiniz? Piyasa’ya yeni
sürüldü, laboratuarlarda uzun bir müddet testleri yapıldıktan ve insan vücudu
için çok faydalı olan birleşimi tasdiklendikten sonra burada sizlere sunuyoruz.
Bu ürünü kullandığınız takdirde, cildiniz, saçlarınız, vücudunuz 25 yaşınızdaki kusursuzluğuna dönecektir.
Ürünü uzun süreler kullandığınız takdirde daha da gençleştiğinizi hissedecek,
bu süreci, üç yaşınızdaki oral döneminize döndüğünüzde tamamlayacaksınızdır.
Oral döneminize vardığınızda, artık ağzınıza daha fazla kullanma ihtiyacı
duymayacaksınız, beslenmeniz de gerekmeyecek bundan sonra. Eksiksiz yaşayıp
gideceksiniz. Bunu garantileyebiliriz efendim.
Son
olarak, zihinsel besin zincirinin en rahatsız edici iki sınıfını da tanımlamakta
fayda görüyorum. Bu sınıf, yukarıdaki bahsi geçen grupların aksine, zihinsel
dışkılarıyla ilk aşamada istenmeyen sonuçlar doğurur.
3. Yersiz besleme:
Diarroia
(ishal): Zihinsel dışkıları istenmeyen insanlardır. Dışkılama anı sırasında
sergiledikleri görüntü, çevrelerinde bulunan insanları son derece rahatsız
eder. Dışkıları bu şekilde, istenmemektedir ve halk dilinde zihinsel alış-veriş
anında‘ortamın içine etme’ olarak da bilinir. Dışkıları manasız gibi görünür.(sence
anlamlı mı bunların dışkıları)
4. Besleyememe:
Diskoiliotita
(kabızlık): Zihinsel dışkıyı bünyesinden atamayan insanlardır. Halk dilinde
‘ketum’ olarak bilinirler (aslında zihinsel dışkıyı atmak istemeyendir ketum)
ve kendi bünyelerinde tuttukları dışkı nedeniyle sindirim sistemleri ağır
çalışmaktadır. Ağızlarını dışkılamak üzere fazla kullanmadıklarından, dudakları
çok ince bir şerit halindedir ve onları dişleriyle sıkça ısırırlar. ( bu tespit
biraz abartılı değil mi sence)
Aslına
bakılırsa, kimse isteyerek ortamın içine etmek istemez. Dışkılamak ihtimam ve
mahremiyet gerektirir medeni toplumda. Ancak nasıl ki, evimize getirdiğimiz bir
yavru kedi veya köpek bilinçsizce gözüne kestirdiği köşeye dışkısını
bırakabiliyorsa, zihinsel gelişmemiş( zihinsel gelişmemişlik çok daha farklı
bir şey aslında, tabii sen bu grubu zihinsel açıdan gelişmemiş olarak
tanımlıyorsan o başka) ( bu grub zihinsel dışkısına müdahale edemeyenler gibi bir
şey olabilir mi- uzun süreli kabızlıktan sonra istemsiz gelen ishal gibi- evet
bence son söylediğim daha uygun gibi) insanlar da yeni girdikleri ortamın
‘içine’ edebiliyor. Diarrotik ve diskoiliotit zihinleri olan insanların
geçtikleri eğitimlerden sonra ilk iki gruptaki hemcinslerine katılmaları
hedeflenir. Ancak bazı insanlar, zihinsel yapılarını maalesef
geliştirememektedir, bir ömür boyu prematüre olarak yaşamaya mecburdurlar.
Bazı
durumlarda ise, bu tip prematüre dışkılama yöntemlerinin de bilinenin aksine
faydalı sonuçlar doğurduğu da olmuştur. Narin yapılı diarrotikler, içlerinde
bulundukları yozlaşmış ortamlarda ‘böyle ortamın içine ediyim’ diye söylenip
dışkılama süreçlerini başlatabilirler. Ender de olsa, ortamdakiler,
dışkılamalarını anlayışla karşılar, hatta ve hatta dışkıyı değerlendirmek üzere
bünyelerine alırlar. Dostoyevski’nin Kumarbaz adlı eserinde, kahraman, içine
girdiği birçok ortamda diarrotik dışkılamalar sergiler. Sadece kitabı okuyan
bizler değil, hikayede yaşayan diğer şahıslar da hak verir roman kahramanına.
Diskoilititikler
ise kendilerini rahatlatamamaktan ötürü, yaşadıkları nadir zihinsel dışkılama
sürecinde çok acı çekerler. Zihinsel dışkıları çok katıdır, bu nedenle
paylaşılası bir tarafı da pek yoktur.
Zihinsel
dışkılama sürecini yukarıdaki dört grup’ta toplamaya çalıştım, bilimin ve
elimize geçen bilimsel araçların gelişmesiyle, muhakkak yeni zihinsel dışkı
grupları tespit edilecek, tanımlanacak ve zihinsel süreçleri aydınlatılacaktır.
Örneğin dijital doğan çocukların zihinsel dışkı süreçleri henüz çok yeni ve
etkilerini gelecekte gösterecektir.
Özetlemek
gerekirse, insan beyninin zihinsel sindirim sistemi, henüz tıp tarihinde
hakettiği yeri bulamamıştır ve incelemeye değerdir. Fiziksel kabızlık ve
ishalin nasıl tedavisi mümkünse, gelecekte de zihinsel kabız ve ishaller ilaçlarla
tedavi edilebilecektir. Dün gittiğim eczanede ‘zihinsel ishal oldum, ilacınız
var mı’ sorusu üzerine, eczacının bana attığı şaşkın bakışının ilerleyen
münakaşamızda kızgınlığa dönüşmesi ve beni eczaneden yaka paça atmasına neden
olmasına rağmen eczacıyı suçlamıyorum. Bilinmeyenden korkarız, eczacı da
öncesinde hiç duymadığı bir hastalıkla karşı karşıyaydı elbette.
Bu
aşamada kendi tedavimi kendim yapmak mecburiyetindeyim velhasıl. Sözcüklerin
özünde dışkı olduğunu unutmamak gerekir ve içimde biriktirip dışkılayamadığım
ruhumun harabe çöplüğünü bir şekilde zihinsel ‘müsil’ (müsil etkisi yaratan
zihinsel algıya tesir edicilerden söz etmek şart bence burada)ilacı bulup
bünyemden ya atmalıyım, ya da zihnimin bağırsaklarını başbakan gibi 12 metre kısalttırmalıyım.
Yoksa sonum vahim olacak.
Zihinsel
dışkımdan artık o kadar çok şey de beklemiyorum eskisi gibi. Veltiosit olup
çıkacağım yok neticede, boku koku olarak satmak da değil amacım, olsa dahi ben
Uchunari kedisi gibi farkında olmam, sadece çöplüğümün kokusuna dayanamıyorum
artık, o kadar. Mide mukozasına yapışıp öğütülmeyen yemekler gibi,
sindirilmemişlik kaynıyor içimde. Toksit değerlerim artıyor. İçten
zehirleneceğim.
Geri
dönüşüm de şart o nedenle, recycling. İstiyorum, ama imkanlar kısıtlı. Ülkemde
çöpleri toplayanlar asgari ücret dahi almıyor. Para yok ki. Ya da kalmadı. En
harikulade şekliyle de öyle bir zihinsel sindirim sistemi olmalı ki, minimal,
ya da yok denilecek kadar az atık ve değersiz görünen dışkı çıkmalı süreçten.
Her zihinsel dışkı bir alıcı bulmalı ve çöplükte öyle kullanılıp atılmışlıklar
birikmemeli.( Birbirimizin dışkılarıyla beslenerek) Çöplük şişmemeli, cillop
gibi olmalı, bir geçiş tüneli gibi anında terketmeli bünyeyi, yada geri dönüşüm
bölmeleri olmalı zihnin, oralara ulaşmalı anında, ağırlaştırmadan, çıkmalı
geriye dönüştürülmüş şekilde manevi maddeler. ( bu fikri çok tuttum, ama biraz
düşününce zihnin zaten bir geri dönüşüm süreci yaşadığını söylemek mümkün .
Örneği algılanan veya öğrenilen bilginin kullanılmadığında unutulması- daha
sonra yeni bilgiyle beraber kısmen anlam kayması yaşayarak -özellikle de terimlerin-
başka bilimlerde kullanılması gibi)
Herkes,
kendinin hurdacısı olmalı öncelikle, iyi öğrenmeli bu mesleği. Sonra geri dönüşüm
konusunda ihtisas yapmalı, hurdacılıktan gelerek. Aksi takdirde, çöplük, benim
örneğimde olduğu gibi, dayanılmaz kokular ve toksinler yaratıyor bünyede. Belki
de ölümü ertelemenin en anlamlı uğraşı bu, uzman hurdacılık, belki de tek
sorumluluğu insanın şu dünya’da.
Kimin
hatası tüketim toplumunun mu? Kimi suçlamalıyım? ABD’yi mi, Avrupa birliğini
mi, çöken Sovyet Sosyalistleri mi, yüz değiştirmiş Çin Halk Cumhuriyeti’ni mi?
Onlar da emir kulu neticede. Peki ya sanayiciler? Her gün yenisi üretilen ihtiyacımız
olmayan malları, bokları koku olarak satan sözde Velitiositler? Hayır, onlar
Velitiosit değil, insan görünümlü diarrotikler. Onlar da suçsuz. Bilincinde
değiller. Peki ya beyin yetiştirme derdinde olup, çocuklarını yarış atı gibi
yetiştiren ebeveyn’ler, öğretmenler? ‘Kariyer’ kelimesini beyinlerimize sokan
ve daha kaliteli yaşamlar vadeden ideolojiler? Hurdacılara olumsuzluk yükleyen,
Doktor, Mühendis kelimelerini ilahlaştıran zihniyetler? Evet, bence kökünde
onlar sorumlu bu çöplükten.
Alın
işte, Yüksek Mühendis oldum, fakat bi’ Hurdacı olamadım. Hurdacı olmak
istiyorum ben. Fellik fellik sokaklarımı gezip çöp toplamak ve dönüştürmek
istiyorum. Anne, efendim yavrum, ben büyüyünce hurdacı olmak istiyorum, aman
yavrum o ne demek, evet anne, karar verdim, olur mu yavrum, sen hurdacı olmak
için fazla zekisin, notlarına bak, yeteneklerine bak, sen istediğin her şey
olabilirsin, büyük adam olacaksın, hem niçin okutuyoruz seni, bak daha neler
öğreneceksin.
Hurdacılara
acıyanlar, çok şişman insanlar. Şişmanlıkları öyle gözle görülür türden
olmayabilir, ama ruhlarının harabe çöplükleri çok şişiktir, gaz yapar o çöplük,
sürekli geğirir ya da osururlar istemsizce, ya da hazımsızlık yaşarlar, ağız ve
anüs kaslarını fazla sıkarlar, bıçak gibi keskindir sınır kapıları, vizeleri
çetindir, konsolosluklarıysa kalın ve yüksek duvarlarla örülü F-tipi
cezaevleridir. Giriş bir nebze kolaydır, ama çıkış neredeyse imkansız. Sık sık
kabız ya da ishal olurlar. Biliyorum, çünkü ordayım.
[P1]Aslında
burada değer katan insanlara da değinmek gerekmez mi? bu süreçte bu tip
insanların sindirimdeki karşlığı nedir acaba?
Tractatus Hamalus ve Mardin Mimarlık Fakültesi
Dünya’nın hızına yetişemiyordum. Bilgi çağının yükü, omzumdaydı.
Çağdaş olmak uğruna gezmediğim memleket kalmamıştı ancak ‘çağdaş olmak nedir’
sorusuna bir cevap bulamıyordum. Çağdaş olmanın, bu sorunun getirdiği yükü
elimden geldiğince taşımak, taşırken taşımanın pratik ve kolaylaştırıcı
yollarını aramak, şansım olup da yollardan birini bulduğumda anında uygulamaya
geçirmek (ki aslında zaten kendisini uygulamaya geçiriyor pratik olan) ve bir
nebze hafiflemiş yükümle yoluma devam etmek olduğunu zannediyordum fakat
ıspatlıyamıyordum.
Taa ki, Mardin’in inekler çarşısında, bir kahvehanede yapılan güvercin açık arttırması esnasında duvara asılmış tarihi bir manifesto okuyana dek. Yazı eski dildeydi ve hatırladığım kadarıyla Ebu Burak imzasını taşıyordu. Hatırladığım kadarıyla, çünkü kahveye ertesi gün tekrar döndüğümde yazı orda değildi. Kime sorduysam da, o yazıyı ne görmüştü ne de okumuştu. Çağdaş olmanın özünde bir hamallık sanatı olduğunu savunuyordu yazı ve hamallık sanatının kurallarını çeşitli maddelerde tanımlıyordu. Tam aradığım çağdaşlık açıklamasını getiriyordu.
Taa ki, Mardin’in inekler çarşısında, bir kahvehanede yapılan güvercin açık arttırması esnasında duvara asılmış tarihi bir manifesto okuyana dek. Yazı eski dildeydi ve hatırladığım kadarıyla Ebu Burak imzasını taşıyordu. Hatırladığım kadarıyla, çünkü kahveye ertesi gün tekrar döndüğümde yazı orda değildi. Kime sorduysam da, o yazıyı ne görmüştü ne de okumuştu. Çağdaş olmanın özünde bir hamallık sanatı olduğunu savunuyordu yazı ve hamallık sanatının kurallarını çeşitli maddelerde tanımlıyordu. Tam aradığım çağdaşlık açıklamasını getiriyordu.
Sanatçı hamallara övgü yazısıydı. Öyle her hamalın övgüyü hak
etmediğini vurgulamaktaydı. Sanatçı hamallardan bahsediyordu. Hamallığın hakkını
verenlerden. Layıkıyla yapanlardan. Çünkü hakkını veremeyenler, anında ‘işin
hamallığını yapanlar’ kategorisine itilerek, aptallıklarıyla olumsuz bir tat
bırakıyormuş damaklarda. Kendi aptallıklarımdan bahsedip küçük düşmeden hemen
önce hamallık sanatının belki de son temsilcilerinden olarak şu kuralları not
edeyim:
Tractatus Hamalus
- Hamallık
bir sanattır.
- Hamallık,
sanatların zirvesindedir.
- Hamallık
sanatını öğrenmeyen, hamallığın hamallığını yapar.
- Hamallığı
seveceksin, çünkü başka bir varoluş biçimi yoktur. Olsa dahi yoktur.
- Hamallıktan
istifa edemezsin, hamallığın hamallığını yaptığın zihniyetten edebilirsin
- Hamallık
bir mertebedir.
- Unutma
ki, hayatın seni nereye getirdiği değil, yükünü omzunda nasıl dengelediğin
ve taşıdığındır. Stil, bu hususta önemlidir. Gülümse.
- Neyin
hamalı olmak istersen iste, unutma ki, hamal akar, yolunu bulur.
- Hamal,
öğün, çalış, güven.
- Ne
mutlu hamalım diyene.
(Dipnot: Hamallarla çöpçüler kan kardeştir. Tractatus
Hamalus, Tractatus Çöpşiş olarak da yorumlanabilir.)
Hususi felsefem, Tractatus Hamalus’umla bitmiştir. Son iki maddesini
sona saklamak istiyorum. Onbirinci ve onikinci maddeyi anlamak için öncesinde
biraz aptallıklarımdan söz etmem gerekir.
İdrakı uzun senelerimi ve bocalamalarımı alan aptallıklarım, halden
hale girdiğim mimari mesleki hayatımı ve kariyerimi askıya alarak 18 kiloluk
bir sırt çantasıyla (ilk fiziksel hamallık denemem) kendimi bilmediğim yollara
atarak yaklaşık üç sene sürecek bir durum değerlendirmesi sürecine girdi. İcra
ettiğim şekilde mimarlığı devam etmem artık söz konusu olamazdı, fiziksel
yorgunlukların ötesinde, zihnimde başa çıkamayacağım vicdan muhasebelerine
neden oluyordu. Çevremde kara para aklayan müteahhitler vardı (‘hangi para kara
değil ki’deyim bu ara). Ben de çalışanlarıydım. Bardağı taşıran damla, 57
yaşındaki patronumun kalp krizinden gitmesi oldu. Açık tabutta patronumla
yüzleşme katalizörü, zihinsel durum analizi ve sentezi süreçlerime izin
vermeden beni katarsise götürdü. Katarsis’lerin insan zihni açısından şaibeli
olup olmadığı tartışmasına girmeden, bazı analiz-sentezlerin daima
katarsislerden sonra vuku bulduğunu iddia ediyorum (isterseniz sizler girin,
ahmaklar!). Katarsis, bana bavulumu toplayıp ayrılmamı emrediyordu, yaptım.
Rahatladım. Zihnim fabrika ayarlarına geri döndü. Şimdi rahatlıkla
düşünebilirdim:
Mimarlık neydi? Ne olmuştu? Mimarlık neyin sanatıydı? Bir sanatmıydı? Autocad’in
‘kopyala yapıştır’ ya da ‘klonlama’ komutları neyin aracıydı? Klonlanan neydi?
Yoksa benmiydim? Yoksa ofiste yan masada oturan meslektaşım mı bendim? O
attıklarım benim imzalarımmıydı? Ya da, altına imza attığım projeler ne zaman
benim olmaktan çıkmıştı? Ne kadar bendiler, ben ne kadar bendim? Hayır, ekip
işiydiler hepsi, hep beraber almıştık kararları, herkes az ya da çok memnundu
çıkardığımız işlerden. Alkışlanıyorduk. Birbirimizi alkışlıyorduk. Ailelerimiz
bizleri alkışlıyordu. Peki ya alkışlamayanlar varmıydı? Ah, şimdi hatırladım,
üniversitedeki o sönük profesörüm vardı, şehir planlamacı, garip işler
yapıyordu, pek mutsuzdu, pek ümitsiz görünüyordu, o alkışlamıyordu. Diploma
tezi jürimde de dediklerini anımsamıyorum. Ama gökdelen dikmiş bir tane vardı,
o gün yarış arabasıyla gelmişti fakülteye, ‘projeleriniz seksi olmalı demişti’,
o kalmış aklımda. Seksi projeler. Yoksa bunu diyen başkasımıydı? Kesin bir
kadındı.
Alfred Nobel nasıl ki bir ömür silah ürettikten sonra ‘Nobel Barış
Ödülü’ gibi vicdanını hafifletici bir projeye girişmişse, ben de ‘proje
çizmeyip ağaç diken mimarlar vakfını’ kurmayı, temiz secereli periyodik ödüller
ve bildiriler yayınlamayı düşündüm bir süre. Yapmadım. ‘PÇADM’ isimli bir vakıf
ismi seksi değildi. Onun yerine gittim ormanlarda ağaçlara filan sarıldım, özür
diledim. Ne için özür diliyorsun diye sorduklarında, ne bileyim, içimden öyle
geliyor, dedim. 'Aptalsın sen' dediler, irkildim.
Sonrasında, sırtımdaki 18 kiloluk yük, 2 sene süren yürüyüşümünde 7-8
kiloya düştü. Zaten bir insanın sırtında taşıması gereken ideal yük maksimum
vücut ağırlığının yüzde onu olmalıymış, öğrendim, tasdiklerim. Tabi eğer
Everest’e tek başınıza tırmanma derdinde değilseniz. O zaman sırt çantanızda
muhakkak iki kiloluk bir Neufert kopyasını ve El Croquis dergisinin iki özel
Jean Nouvel cildini bulundurmak mecburiyetindesiniz. Yoksa Foucault ile
mimarlık arasındaki özel ilişkiyi anlayamazsınız ve zirveye ulaşamazsınız. Ya
da mimarların neden daima siyah giydiğini de öğrenemezsiniz.
Aptallığın bunlar gibi türlü türlü evrelerinden geçmekteyim. Uzun bir
Avrupa ve Türkiye yürüyüşünden sonra yolumun Mardin’e düşmesi ve yenice kurulan
mimarlık fakültesinde tekrardan huzur bulmamın ve burada kalmak istememin
nedenlerini henüz araştırmaktayım. Doğu dillerine ve yaşantılarına karşı olan
ilgim şüphesiz bir etken. Uzun seneler batıya yönelmiş dürbünlerimi, dünyanın
sonu olarak bilinen İspanya’nın Finisterre yarımadasında okyanusa attım. Ufuk
çizgisinde başka bir kıta yoktu. Dünya gerçekten bir kaplumbağanın sırtındaki
tepsiymiş. Kaplumbağanın kafası ufuk çizgisinden gülümsedi bana. Selamlaştık.
Sonra batan güneşle birlikte yokoldu, ben de dürbünü dalgalara teslim ettim.
Dürbün üreticileriyle ilgililer ‘Teknokrat’ markasını duymuşlardır. Bu
marka post-kolonyal devletlerin en seksi icatlarından biridir ve satışları
sadece Zürih’te bir banka hesabı olan seçilmiş meslektaşlarıma yapılmaktadır.
İşte ben de onlardan biriydim. Allah’tan Mardin’e gelmeden önce İstanbul’dan o
hesabı kapatmışım. Bir şikayet dilekçesiyle birlikte, dürbünün üzerimdeki yan
etkilerini ifade eden bir doktor raporu gönderdim.
Nihayet gelelim Tractatus Hamalus’un son iki maddesine:
- Madde
4 esas alınarak, sorgulanmamış bir hamallık, boşa geçmiş bir hamallıktır.
Bu ise, insanın özünde, reyinde ve sözünde kendisine ihanet etmesidir.
Mesleğini bütün bu yalınlığıyla kavrayamayan hamal, kendisini ilerleyen
zaman içerisinde mimar zannetmeye başlar ve taşımakta olduğu yükler altında
ezilir, deforme olur, zihnen ve fiziken hem kısalır, hem şişer. Öyle ki,
zayıf ve zarif görünmek için kuşandığı o siyah kılıf dahi uğramış olduğu
deformasyonu örtbas edemez hale gelir.
- Bir
hamal çırağı, asla bir usta hamal olduğunu beyan edemez. Bunu engellemek
için, ustalık için şu şart öngörülmüştür. Usta bir hamal, ömründe ancak
başka ustalar yetiştirdiğinde ustalık rütbesini alır. Bu da namümkündür.
Mükemmellik nasıl mümkün değilse öyle işte.
Belki de özetlemiş olduğum onikinci ve son madde, Mardin’de kalmama
vesile oldu. Fakülte, araştırmacılık, öğrencilik ve hamallık üst üste gelmiş ve
kızışmış ruhumu dinginleştirmekteydi. Onikinci maddesini iyi hatırlıyorum, çünkü ertesi gün Mardin’de mimarlık fakültesinde doktora programına başlamama neden oldu.
Ebu Burak’ın kayıp yazısını hala aramaktayım. Ebu’nun hamallıkla
kastettiği günümüzde kullanılan anlamı olmayabileceği ise, kelimenin etimolojik
köküne indiğimde, hamalın Arapça ‘haml’ yani erkek anlamında da kullanıldığını,
ayrıca tahammül kelimesinin de bu kökün bir çekimi oduğunu öğrendiğimde şüpheye
düşürdü beni. Ancak, onun yazısıyla ne kastettiği bir yana, benim nasıl bir
haleti ruhiyeye girdiğim öte yana. Hamal ister hamal olsun, ister erkek, hamal
hamaldır ve hamallık bundan böyle bakidir, vesselam.
Can Bulgu
16 Temmuz 2013 Salı
Şiddet
kendime uyguladığım şiddeti anlamak için, kendime ve topluma ne derecede bir tehdit oluşturduğumu sordum. sonuç dehşet vericiydi.
13 Temmuz 2013 Cumartesi
Gemilerim
Gemilerim denizlere açılmak üzere tasarlanmadı.
Gerçekliğin rüzgarlarına dayanaklılıkları hiç denenmedi.
Kaptanları olarak kaptan olarak görev almadım hiç.
Beni oyuncak olarak tasarladılar.
Kumdan kalelerdi benim vatanım.
Sahile vuran ilk dalgada dağıldım.
Bu kadardı ömrüm.
Bu kadardı ömürleri.
Gerçekliğin rüzgarlarına dayanaklılıkları hiç denenmedi.
Kaptanları olarak kaptan olarak görev almadım hiç.
Beni oyuncak olarak tasarladılar.
Kumdan kalelerdi benim vatanım.
Sahile vuran ilk dalgada dağıldım.
Bu kadardı ömrüm.
Bu kadardı ömürleri.
7 Temmuz 2013 Pazar
Ustanıbul'un tepeleri
Ustam... dün sık sık düşündüm seni...akşamüstü boğaza indim Üsküdar'a, bakarken karşı yakaya, içimden sana bakıyordum, sen de bana:)
Çok kalabalıktı tepelerin, dolmuş taşmıştı binalarla, trafikle, vızıltıyla.
Benim tarafta da muazzam bir insan güruhu, dört istikametten sanki üzerime saldırıyordu, ancak kimse birbirini görmüyordu.
Herkesin bir istikameti vardı, benimkisi de otururken izlemekti istikameti olanları, hayretle, şaşkınlıkla. İnsan olmak buymuş demek diyerek tiyatronun en kopuk sahnesine, mahşer gününü hatırlarcasına.
Aslında fena değilmiş kalabalıkta kaybolmak diye düşündüm sonra, karşımda bir benden uzun sakallı zavallı bir yaşlı, elinde poşette simit, ucundan didikliye didikliye yiyordu.
Bütün o kalabalıkta en hayalet olanımız oydu, ufalmış, pislenmiş, sokakla bütünleşmişti.
Selamladım onu.
Sonra yine aramak istedim seni ve yine karşı tepede buldum.
Yerinde duruyordun uzaktan zararsız görünen kalabalıklarınla.
Sayende, bu şehrin ismini değiştirdim dün. Benim için artık bu şehir Ustanıbul...Sen de hükümdarısın.
Sayende, bu şehrin ismini değiştirdim dün. Benim için artık bu şehir Ustanıbul...Sen de hükümdarısın.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)