Dünya’nın hızına yetişemiyordum. Bilgi çağının yükü, omzumdaydı.
Çağdaş olmak uğruna gezmediğim memleket kalmamıştı ancak ‘çağdaş olmak nedir’
sorusuna bir cevap bulamıyordum. Çağdaş olmanın, bu sorunun getirdiği yükü
elimden geldiğince taşımak, taşırken taşımanın pratik ve kolaylaştırıcı
yollarını aramak, şansım olup da yollardan birini bulduğumda anında uygulamaya
geçirmek (ki aslında zaten kendisini uygulamaya geçiriyor pratik olan) ve bir
nebze hafiflemiş yükümle yoluma devam etmek olduğunu zannediyordum fakat
ıspatlıyamıyordum.
Taa ki, Mardin’in inekler çarşısında, bir kahvehanede yapılan güvercin açık arttırması esnasında duvara asılmış tarihi bir manifesto okuyana dek. Yazı eski dildeydi ve hatırladığım kadarıyla Ebu Burak imzasını taşıyordu. Hatırladığım kadarıyla, çünkü kahveye ertesi gün tekrar döndüğümde yazı orda değildi. Kime sorduysam da, o yazıyı ne görmüştü ne de okumuştu. Çağdaş olmanın özünde bir hamallık sanatı olduğunu savunuyordu yazı ve hamallık sanatının kurallarını çeşitli maddelerde tanımlıyordu. Tam aradığım çağdaşlık açıklamasını getiriyordu.
Taa ki, Mardin’in inekler çarşısında, bir kahvehanede yapılan güvercin açık arttırması esnasında duvara asılmış tarihi bir manifesto okuyana dek. Yazı eski dildeydi ve hatırladığım kadarıyla Ebu Burak imzasını taşıyordu. Hatırladığım kadarıyla, çünkü kahveye ertesi gün tekrar döndüğümde yazı orda değildi. Kime sorduysam da, o yazıyı ne görmüştü ne de okumuştu. Çağdaş olmanın özünde bir hamallık sanatı olduğunu savunuyordu yazı ve hamallık sanatının kurallarını çeşitli maddelerde tanımlıyordu. Tam aradığım çağdaşlık açıklamasını getiriyordu.
Sanatçı hamallara övgü yazısıydı. Öyle her hamalın övgüyü hak
etmediğini vurgulamaktaydı. Sanatçı hamallardan bahsediyordu. Hamallığın hakkını
verenlerden. Layıkıyla yapanlardan. Çünkü hakkını veremeyenler, anında ‘işin
hamallığını yapanlar’ kategorisine itilerek, aptallıklarıyla olumsuz bir tat
bırakıyormuş damaklarda. Kendi aptallıklarımdan bahsedip küçük düşmeden hemen
önce hamallık sanatının belki de son temsilcilerinden olarak şu kuralları not
edeyim:
Tractatus Hamalus
- Hamallık
bir sanattır.
- Hamallık,
sanatların zirvesindedir.
- Hamallık
sanatını öğrenmeyen, hamallığın hamallığını yapar.
- Hamallığı
seveceksin, çünkü başka bir varoluş biçimi yoktur. Olsa dahi yoktur.
- Hamallıktan
istifa edemezsin, hamallığın hamallığını yaptığın zihniyetten edebilirsin
- Hamallık
bir mertebedir.
- Unutma
ki, hayatın seni nereye getirdiği değil, yükünü omzunda nasıl dengelediğin
ve taşıdığındır. Stil, bu hususta önemlidir. Gülümse.
- Neyin
hamalı olmak istersen iste, unutma ki, hamal akar, yolunu bulur.
- Hamal,
öğün, çalış, güven.
- Ne
mutlu hamalım diyene.
(Dipnot: Hamallarla çöpçüler kan kardeştir. Tractatus
Hamalus, Tractatus Çöpşiş olarak da yorumlanabilir.)
Hususi felsefem, Tractatus Hamalus’umla bitmiştir. Son iki maddesini
sona saklamak istiyorum. Onbirinci ve onikinci maddeyi anlamak için öncesinde
biraz aptallıklarımdan söz etmem gerekir.
İdrakı uzun senelerimi ve bocalamalarımı alan aptallıklarım, halden
hale girdiğim mimari mesleki hayatımı ve kariyerimi askıya alarak 18 kiloluk
bir sırt çantasıyla (ilk fiziksel hamallık denemem) kendimi bilmediğim yollara
atarak yaklaşık üç sene sürecek bir durum değerlendirmesi sürecine girdi. İcra
ettiğim şekilde mimarlığı devam etmem artık söz konusu olamazdı, fiziksel
yorgunlukların ötesinde, zihnimde başa çıkamayacağım vicdan muhasebelerine
neden oluyordu. Çevremde kara para aklayan müteahhitler vardı (‘hangi para kara
değil ki’deyim bu ara). Ben de çalışanlarıydım. Bardağı taşıran damla, 57
yaşındaki patronumun kalp krizinden gitmesi oldu. Açık tabutta patronumla
yüzleşme katalizörü, zihinsel durum analizi ve sentezi süreçlerime izin
vermeden beni katarsise götürdü. Katarsis’lerin insan zihni açısından şaibeli
olup olmadığı tartışmasına girmeden, bazı analiz-sentezlerin daima
katarsislerden sonra vuku bulduğunu iddia ediyorum (isterseniz sizler girin,
ahmaklar!). Katarsis, bana bavulumu toplayıp ayrılmamı emrediyordu, yaptım.
Rahatladım. Zihnim fabrika ayarlarına geri döndü. Şimdi rahatlıkla
düşünebilirdim:
Mimarlık neydi? Ne olmuştu? Mimarlık neyin sanatıydı? Bir sanatmıydı? Autocad’in
‘kopyala yapıştır’ ya da ‘klonlama’ komutları neyin aracıydı? Klonlanan neydi?
Yoksa benmiydim? Yoksa ofiste yan masada oturan meslektaşım mı bendim? O
attıklarım benim imzalarımmıydı? Ya da, altına imza attığım projeler ne zaman
benim olmaktan çıkmıştı? Ne kadar bendiler, ben ne kadar bendim? Hayır, ekip
işiydiler hepsi, hep beraber almıştık kararları, herkes az ya da çok memnundu
çıkardığımız işlerden. Alkışlanıyorduk. Birbirimizi alkışlıyorduk. Ailelerimiz
bizleri alkışlıyordu. Peki ya alkışlamayanlar varmıydı? Ah, şimdi hatırladım,
üniversitedeki o sönük profesörüm vardı, şehir planlamacı, garip işler
yapıyordu, pek mutsuzdu, pek ümitsiz görünüyordu, o alkışlamıyordu. Diploma
tezi jürimde de dediklerini anımsamıyorum. Ama gökdelen dikmiş bir tane vardı,
o gün yarış arabasıyla gelmişti fakülteye, ‘projeleriniz seksi olmalı demişti’,
o kalmış aklımda. Seksi projeler. Yoksa bunu diyen başkasımıydı? Kesin bir
kadındı.
Alfred Nobel nasıl ki bir ömür silah ürettikten sonra ‘Nobel Barış
Ödülü’ gibi vicdanını hafifletici bir projeye girişmişse, ben de ‘proje
çizmeyip ağaç diken mimarlar vakfını’ kurmayı, temiz secereli periyodik ödüller
ve bildiriler yayınlamayı düşündüm bir süre. Yapmadım. ‘PÇADM’ isimli bir vakıf
ismi seksi değildi. Onun yerine gittim ormanlarda ağaçlara filan sarıldım, özür
diledim. Ne için özür diliyorsun diye sorduklarında, ne bileyim, içimden öyle
geliyor, dedim. 'Aptalsın sen' dediler, irkildim.
Sonrasında, sırtımdaki 18 kiloluk yük, 2 sene süren yürüyüşümünde 7-8
kiloya düştü. Zaten bir insanın sırtında taşıması gereken ideal yük maksimum
vücut ağırlığının yüzde onu olmalıymış, öğrendim, tasdiklerim. Tabi eğer
Everest’e tek başınıza tırmanma derdinde değilseniz. O zaman sırt çantanızda
muhakkak iki kiloluk bir Neufert kopyasını ve El Croquis dergisinin iki özel
Jean Nouvel cildini bulundurmak mecburiyetindesiniz. Yoksa Foucault ile
mimarlık arasındaki özel ilişkiyi anlayamazsınız ve zirveye ulaşamazsınız. Ya
da mimarların neden daima siyah giydiğini de öğrenemezsiniz.
Aptallığın bunlar gibi türlü türlü evrelerinden geçmekteyim. Uzun bir
Avrupa ve Türkiye yürüyüşünden sonra yolumun Mardin’e düşmesi ve yenice kurulan
mimarlık fakültesinde tekrardan huzur bulmamın ve burada kalmak istememin
nedenlerini henüz araştırmaktayım. Doğu dillerine ve yaşantılarına karşı olan
ilgim şüphesiz bir etken. Uzun seneler batıya yönelmiş dürbünlerimi, dünyanın
sonu olarak bilinen İspanya’nın Finisterre yarımadasında okyanusa attım. Ufuk
çizgisinde başka bir kıta yoktu. Dünya gerçekten bir kaplumbağanın sırtındaki
tepsiymiş. Kaplumbağanın kafası ufuk çizgisinden gülümsedi bana. Selamlaştık.
Sonra batan güneşle birlikte yokoldu, ben de dürbünü dalgalara teslim ettim.
Dürbün üreticileriyle ilgililer ‘Teknokrat’ markasını duymuşlardır. Bu
marka post-kolonyal devletlerin en seksi icatlarından biridir ve satışları
sadece Zürih’te bir banka hesabı olan seçilmiş meslektaşlarıma yapılmaktadır.
İşte ben de onlardan biriydim. Allah’tan Mardin’e gelmeden önce İstanbul’dan o
hesabı kapatmışım. Bir şikayet dilekçesiyle birlikte, dürbünün üzerimdeki yan
etkilerini ifade eden bir doktor raporu gönderdim.
Nihayet gelelim Tractatus Hamalus’un son iki maddesine:
- Madde
4 esas alınarak, sorgulanmamış bir hamallık, boşa geçmiş bir hamallıktır.
Bu ise, insanın özünde, reyinde ve sözünde kendisine ihanet etmesidir.
Mesleğini bütün bu yalınlığıyla kavrayamayan hamal, kendisini ilerleyen
zaman içerisinde mimar zannetmeye başlar ve taşımakta olduğu yükler altında
ezilir, deforme olur, zihnen ve fiziken hem kısalır, hem şişer. Öyle ki,
zayıf ve zarif görünmek için kuşandığı o siyah kılıf dahi uğramış olduğu
deformasyonu örtbas edemez hale gelir.
- Bir
hamal çırağı, asla bir usta hamal olduğunu beyan edemez. Bunu engellemek
için, ustalık için şu şart öngörülmüştür. Usta bir hamal, ömründe ancak
başka ustalar yetiştirdiğinde ustalık rütbesini alır. Bu da namümkündür.
Mükemmellik nasıl mümkün değilse öyle işte.
Belki de özetlemiş olduğum onikinci ve son madde, Mardin’de kalmama
vesile oldu. Fakülte, araştırmacılık, öğrencilik ve hamallık üst üste gelmiş ve
kızışmış ruhumu dinginleştirmekteydi. Onikinci maddesini iyi hatırlıyorum, çünkü ertesi gün Mardin’de mimarlık fakültesinde doktora programına başlamama neden oldu.
Ebu Burak’ın kayıp yazısını hala aramaktayım. Ebu’nun hamallıkla
kastettiği günümüzde kullanılan anlamı olmayabileceği ise, kelimenin etimolojik
köküne indiğimde, hamalın Arapça ‘haml’ yani erkek anlamında da kullanıldığını,
ayrıca tahammül kelimesinin de bu kökün bir çekimi oduğunu öğrendiğimde şüpheye
düşürdü beni. Ancak, onun yazısıyla ne kastettiği bir yana, benim nasıl bir
haleti ruhiyeye girdiğim öte yana. Hamal ister hamal olsun, ister erkek, hamal
hamaldır ve hamallık bundan böyle bakidir, vesselam.
Can Bulgu
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder