18 Temmuz 2013 Perşembe

Tractatus Hamalus ve Mardin Mimarlık Fakültesi

Dünya’nın hızına yetişemiyordum. Bilgi çağının yükü, omzumdaydı. Çağdaş olmak uğruna gezmediğim memleket kalmamıştı ancak ‘çağdaş olmak nedir’ sorusuna bir cevap bulamıyordum. Çağdaş olmanın, bu sorunun getirdiği yükü elimden geldiğince taşımak, taşırken taşımanın pratik ve kolaylaştırıcı yollarını aramak, şansım olup da yollardan birini bulduğumda anında uygulamaya geçirmek (ki aslında zaten kendisini uygulamaya geçiriyor pratik olan) ve bir nebze hafiflemiş yükümle yoluma devam etmek olduğunu zannediyordum fakat ıspatlıyamıyordum. 

Taa ki, Mardin’in inekler çarşısında, bir kahvehanede yapılan güvercin açık arttırması esnasında duvara asılmış tarihi bir manifesto okuyana dek. Yazı eski dildeydi ve hatırladığım kadarıyla Ebu Burak imzasını taşıyordu. Hatırladığım kadarıyla, çünkü kahveye ertesi gün tekrar döndüğümde yazı orda değildi. Kime sorduysam da, o yazıyı ne görmüştü ne de okumuştu. Çağdaş olmanın özünde bir hamallık sanatı olduğunu savunuyordu yazı ve hamallık sanatının kurallarını çeşitli maddelerde tanımlıyordu. Tam aradığım çağdaşlık açıklamasını getiriyordu.


Sanatçı hamallara övgü yazısıydı. Öyle her hamalın övgüyü hak etmediğini vurgulamaktaydı. Sanatçı hamallardan bahsediyordu. Hamallığın hakkını verenlerden. Layıkıyla yapanlardan. Çünkü hakkını veremeyenler, anında ‘işin hamallığını yapanlar’ kategorisine itilerek, aptallıklarıyla olumsuz bir tat bırakıyormuş damaklarda. Kendi aptallıklarımdan bahsedip küçük düşmeden hemen önce hamallık sanatının belki de son temsilcilerinden olarak şu kuralları not edeyim:

Tractatus Hamalus

  1. Hamallık bir sanattır.
  2. Hamallık, sanatların zirvesindedir.
  3. Hamallık sanatını öğrenmeyen, hamallığın hamallığını yapar.
  4. Hamallığı seveceksin, çünkü başka bir varoluş biçimi yoktur. Olsa dahi yoktur.
  5. Hamallıktan istifa edemezsin, hamallığın hamallığını yaptığın zihniyetten edebilirsin
  6. Hamallık bir mertebedir.
  7. Unutma ki, hayatın seni nereye getirdiği değil, yükünü omzunda nasıl dengelediğin ve taşıdığındır. Stil, bu hususta önemlidir. Gülümse.
  8. Neyin hamalı olmak istersen iste, unutma ki, hamal akar, yolunu bulur.
  9. Hamal, öğün, çalış, güven.
  10. Ne mutlu hamalım diyene.
(Dipnot: Hamallarla çöpçüler kan kardeştir. Tractatus Hamalus, Tractatus Çöpşiş olarak da yorumlanabilir.)

Hususi felsefem, Tractatus Hamalus’umla bitmiştir. Son iki maddesini sona saklamak istiyorum. Onbirinci ve onikinci maddeyi anlamak için öncesinde biraz aptallıklarımdan söz etmem gerekir.

İdrakı uzun senelerimi ve bocalamalarımı alan aptallıklarım, halden hale girdiğim mimari mesleki hayatımı ve kariyerimi askıya alarak 18 kiloluk bir sırt çantasıyla (ilk fiziksel hamallık denemem) kendimi bilmediğim yollara atarak yaklaşık üç sene sürecek bir durum değerlendirmesi sürecine girdi. İcra ettiğim şekilde mimarlığı devam etmem artık söz konusu olamazdı, fiziksel yorgunlukların ötesinde, zihnimde başa çıkamayacağım vicdan muhasebelerine neden oluyordu. Çevremde kara para aklayan müteahhitler vardı (‘hangi para kara değil ki’deyim bu ara). Ben de çalışanlarıydım. Bardağı taşıran damla, 57 yaşındaki patronumun kalp krizinden gitmesi oldu. Açık tabutta patronumla yüzleşme katalizörü, zihinsel durum analizi ve sentezi süreçlerime izin vermeden beni katarsise götürdü. Katarsis’lerin insan zihni açısından şaibeli olup olmadığı tartışmasına girmeden, bazı analiz-sentezlerin daima katarsislerden sonra vuku bulduğunu iddia ediyorum (isterseniz sizler girin, ahmaklar!). Katarsis, bana bavulumu toplayıp ayrılmamı emrediyordu, yaptım.

Rahatladım. Zihnim fabrika ayarlarına geri döndü. Şimdi rahatlıkla düşünebilirdim:
Mimarlık neydi? Ne olmuştu? Mimarlık neyin sanatıydı? Bir sanatmıydı? Autocad’in ‘kopyala yapıştır’ ya da ‘klonlama’ komutları neyin aracıydı? Klonlanan neydi? Yoksa benmiydim? Yoksa ofiste yan masada oturan meslektaşım mı bendim? O attıklarım benim imzalarımmıydı? Ya da, altına imza attığım projeler ne zaman benim olmaktan çıkmıştı? Ne kadar bendiler, ben ne kadar bendim? Hayır, ekip işiydiler hepsi, hep beraber almıştık kararları, herkes az ya da çok memnundu çıkardığımız işlerden. Alkışlanıyorduk. Birbirimizi alkışlıyorduk. Ailelerimiz bizleri alkışlıyordu. Peki ya alkışlamayanlar varmıydı? Ah, şimdi hatırladım, üniversitedeki o sönük profesörüm vardı, şehir planlamacı, garip işler yapıyordu, pek mutsuzdu, pek ümitsiz görünüyordu, o alkışlamıyordu. Diploma tezi jürimde de dediklerini anımsamıyorum. Ama gökdelen dikmiş bir tane vardı, o gün yarış arabasıyla gelmişti fakülteye, ‘projeleriniz seksi olmalı demişti’, o kalmış aklımda. Seksi projeler. Yoksa bunu diyen başkasımıydı? Kesin bir kadındı.

Alfred Nobel nasıl ki bir ömür silah ürettikten sonra ‘Nobel Barış Ödülü’ gibi vicdanını hafifletici bir projeye girişmişse, ben de ‘proje çizmeyip ağaç diken mimarlar vakfını’ kurmayı, temiz secereli periyodik ödüller ve bildiriler yayınlamayı düşündüm bir süre. Yapmadım. ‘PÇADM’ isimli bir vakıf ismi seksi değildi. Onun yerine gittim ormanlarda ağaçlara filan sarıldım, özür diledim. Ne için özür diliyorsun diye sorduklarında, ne bileyim, içimden öyle geliyor, dedim. 'Aptalsın sen' dediler, irkildim.

Sonrasında, sırtımdaki 18 kiloluk yük, 2 sene süren yürüyüşümünde 7-8 kiloya düştü. Zaten bir insanın sırtında taşıması gereken ideal yük maksimum vücut ağırlığının yüzde onu olmalıymış, öğrendim, tasdiklerim. Tabi eğer Everest’e tek başınıza tırmanma derdinde değilseniz. O zaman sırt çantanızda muhakkak iki kiloluk bir Neufert kopyasını ve El Croquis dergisinin iki özel Jean Nouvel cildini bulundurmak mecburiyetindesiniz. Yoksa Foucault ile mimarlık arasındaki özel ilişkiyi anlayamazsınız ve zirveye ulaşamazsınız. Ya da mimarların neden daima siyah giydiğini de öğrenemezsiniz.

Aptallığın bunlar gibi türlü türlü evrelerinden geçmekteyim. Uzun bir Avrupa ve Türkiye yürüyüşünden sonra yolumun Mardin’e düşmesi ve yenice kurulan mimarlık fakültesinde tekrardan huzur bulmamın ve burada kalmak istememin nedenlerini henüz araştırmaktayım. Doğu dillerine ve yaşantılarına karşı olan ilgim şüphesiz bir etken. Uzun seneler batıya yönelmiş dürbünlerimi, dünyanın sonu olarak bilinen İspanya’nın Finisterre yarımadasında okyanusa attım. Ufuk çizgisinde başka bir kıta yoktu. Dünya gerçekten bir kaplumbağanın sırtındaki tepsiymiş. Kaplumbağanın kafası ufuk çizgisinden gülümsedi bana. Selamlaştık. Sonra batan güneşle birlikte yokoldu, ben de dürbünü dalgalara teslim ettim.

Dürbün üreticileriyle ilgililer ‘Teknokrat’ markasını duymuşlardır. Bu marka post-kolonyal devletlerin en seksi icatlarından biridir ve satışları sadece Zürih’te bir banka hesabı olan seçilmiş meslektaşlarıma yapılmaktadır. İşte ben de onlardan biriydim. Allah’tan Mardin’e gelmeden önce İstanbul’dan o hesabı kapatmışım. Bir şikayet dilekçesiyle birlikte, dürbünün üzerimdeki yan etkilerini ifade eden bir doktor raporu gönderdim.

Nihayet gelelim Tractatus Hamalus’un son iki maddesine:

  1. Madde 4 esas alınarak, sorgulanmamış bir hamallık, boşa geçmiş bir hamallıktır. Bu ise, insanın özünde, reyinde ve sözünde kendisine ihanet etmesidir. Mesleğini bütün bu yalınlığıyla kavrayamayan hamal, kendisini ilerleyen zaman içerisinde mimar zannetmeye başlar ve taşımakta olduğu yükler altında ezilir, deforme olur, zihnen ve fiziken hem kısalır, hem şişer. Öyle ki, zayıf ve zarif görünmek için kuşandığı o siyah kılıf dahi uğramış olduğu deformasyonu örtbas edemez hale gelir.
  2. Bir hamal çırağı, asla bir usta hamal olduğunu beyan edemez. Bunu engellemek için, ustalık için şu şart öngörülmüştür. Usta bir hamal, ömründe ancak başka ustalar yetiştirdiğinde ustalık rütbesini alır. Bu da namümkündür. Mükemmellik nasıl mümkün değilse öyle işte.
Belki de özetlemiş olduğum onikinci ve son madde, Mardin’de kalmama vesile oldu. Fakülte, araştırmacılık, öğrencilik ve hamallık üst üste gelmiş ve kızışmış ruhumu dinginleştirmekteydi. Onikinci maddesini iyi hatırlıyorum, çünkü ertesi gün Mardin’de mimarlık fakültesinde doktora programına başlamama neden oldu.

Ebu Burak’ın kayıp yazısını hala aramaktayım. Ebu’nun hamallıkla kastettiği günümüzde kullanılan anlamı olmayabileceği ise, kelimenin etimolojik köküne indiğimde, hamalın Arapça ‘haml’ yani erkek anlamında da kullanıldığını, ayrıca tahammül kelimesinin de bu kökün bir çekimi oduğunu öğrendiğimde şüpheye düşürdü beni. Ancak, onun yazısıyla ne kastettiği bir yana, benim nasıl bir haleti ruhiyeye girdiğim öte yana. Hamal ister hamal olsun, ister erkek, hamal hamaldır ve hamallık bundan böyle bakidir, vesselam.

Can Bulgu




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder